Toplam yaşam öyküsü sayısı: 8836
Kullanıcı Girişi



Kategoriler
Yeni eklenenler
Popüler yaşam öyküleri

Ana sayfa - Abdullah Bin Sebe

Abdullah Bin Sebe


Share Paylaş


Tavsiye et


Meslek: Diğer

Abdullah Bin Sebe Yazıcıya Gönder

İslâm dünyasında ilk fitnenin ve Şiiliğin ortaya çıkışında önemli rol oynadığı ileri sürülen kimsedir. Kaynaklarda İbnü's-Sevdâ, İbn Sebâ, İbn Vehb Bin Sebâ, İbnü's-Sevdâ es-Sebeî, İbn Sebe el-Himyerî, İbn Sebe Vehb er-Râsibî el-Hemedânî adlarıyla da anılan Abdullah Bin Sebe, Sebeiyye, Sebâiyye veya Sâibe adlı Şiî mezhebinin aşırı bir kolunun da kurucusu sayılır.

Abdullah Bin Sebe hakkındaki bilgilerin tek kaynağı Seyf Bin Ömer'dir. Onun Taberî tarafından nakledilen rivayetine göre, Abdullah Bin Sebe, annesi San'alı siyahî bir yahudidir. Hz. Osman zamanında İslâm'ı kabul etmiş, ancak bir müddet sonra müslüman beldelerde sapık fikirler yaymaya başlamıştır. Önce Hicaz'da iken sonra Basra, Küfe ve Dımaşk'a gitmiş, buralarda başarılı olamayınca Mısır'a geçmiştir. Abdullah telkinlerine şöyle başlamıştır: "İnsanların, isa'nın döneceğine inandıkları halde Muhammed'in döneceğini kabul etmemeleri şaşılacak şeydir. Halbuki Allah, Ey Muhammedi Kur'an'a uymayı sana farz kılan Allah, seni döneceğin yere (meâd) döndürecektir' buyurmaktadır. Binaenaleyh dünyaya yeniden dönmeye Muhammed İsa'dan daha lâyıktır." Onun, İslâm akldesiyle bağdaşmayan bu görüşü bazı Şiîler arasında benimsenmiş ve böylece rec'at akîdesi teşekkül etmiştir. Daha sonra Abdullah, her peygamberin bir vasîsi bulunduğunu, Hz. Peygamber'in vasisinin de Ali olduğunu telkin etmeye başlamış, ardından da şu fikirlerini yaymaya çalışmıştır. "Resûlullah'm hilâfet hakkındaki vasiyetini çiğneyerek başa geçenler (Ebû Bekir ve Ömer) en büyük zulmü işlemişlerdir. Osman da aynı durumdadır." Abdullah bu nevi telkinleriyle halkı harekete geçirmeye çalışmış, onları emir bi'lma'rûf nehiy ani'l-münker görevini yerine getirmek üzere devlet adamlarını zorlamaya sevketmiştir. Bu çalışmalarını gizli sohbetler ve mektuplaşmalarla sürdürmüştür. Sonunda halk "iyiliği yayma, kötülüğü engelleme" prensibini açıktan uygulamaya başlamış, her şehir halkı valilerin haksızlık ve yolsuzluklarını tesbit ederek birbirlerini durumdan haberdar etmek üzere sözleşmiştir.

Taberî, Cemel Vak'ası'nı anlatırken, Seyf Bin Ömer'den naklen Abdullah Bin Sebe ile ilgili ayrıntılı bilgiler verir. Buna göre, Abdullah ve daha sonra her biri Hâricîler'in ileri gelenlerini teşkil edecek olan İlbâ Bin Heysem, Adî Bin Hatim, Salim Bin Sa'lebe el-Absî, Şureyh Bin Evfâ ve diğerleri, Cemel Vak'asfndan bir gün önce tarafların anlaşma zeminine doğru esaslı bir mesafe aldıklarını farkedince, hemen gizli bir toplantı düzenlemiş ve iki taraf arasında barış yapılırsa bunun kendileri için ölüm demek olacağını ileri sürerek, her ne suretle olursa olsun, ertesi gün savaşın başlatılması hususunda karar almışlardır. Bu işte de en büyük rolü Abdullah Bin Sebe oynamıştır. Taberde Abdullah Bin Sebe için Seyf Bin Ömer'den naklen verilen bilgiler bu kadardır. Bu rivayet, sonraki tarihçiler ve mezhepler tarihi yazarlarınca hemen hemen aynı ifadelerle nakledilmiştir. Mezhepler tarihçileri Abdullah'ın bu iddialarından başka ona şu görüşleri de nisbet ederler: "Hz. Ali ölmemiştir. O kıyametten önce dönüp asâsıyla Araplar'ı yola getirecek ve dünyayı adaletle dolduracaktır. İmamette nas esası geçerlidir, takıyye caiz değildir..." Bu yazarlara göre aşın Şiîliği (gulüv) ilk defa ortaya atan Abdullah'tır. Hatta Hz. Ali, Abdullah'ı, kendisini ilâhlaştırdığı için yakmaya teşebbüs etmişse de bundan vazgeçmiş ve onu Medâin'e sürmüştür.

Diğer bazı yazarlar da Abdullah Bin Sebe'yi Sebeiyye'nin kurucusu olarak gösterirken, onun görüşlerini benimseyen Abdulah Bin Sevda adında Hîreli bir yahudiden de söz ederler. Farklı künye ve nisbelerle anılan Abdullah Bin Sebe ile İbnü's-Sevdâ'nınaynı şahıs mı, yoksa iki ayrı şahıs mı olduğu, Ebû Halef el-Kummî tarafından iddia edildiği gibi İbn Sebe'nin, Abdullah Bin Vehb er-Râsibinin lakabı mı olduğu, hatta onun tarihî bir şahsiyet olma ihtimali yanında, bir sembol veya bir lakap mı teşkil ettiği sorularına kesin cevap bulabilmek, mevcut rivayetler ışığında mümkün değildir. Çünkü İbn Sebe ile ilgili bilgilerin tek kaynağı olan ve Hârûnürreşîd'in hilâfeti sırasında öldüğü bildirilen Seyf Bin Ömer, hemen bütün biyografi âlimlerine göre, zayıf ve metruktür. "Rivayetlerinin büyük çoğunluğu itibar edilmeyecek ve uyulmayacak derecede münker hadislerdir"; "uydurduğu hadisleri güvenilir kimselere (sika) atfederek rivayet eder"; "hadis uydurur"; "rivayetleri boştur" gibi ifadelerle eleştirilmiş bir kimsedir. Diğer yandan Seyf Bin Ömer'in bu rivayeti, İbn Sa'd ve o devrin hadiselerini ciddi bir şekilde ele alan Belâzüri gibi iki önemli Sünnî, Nasr Bin Müzâhim el-Minkârî ve Ya'kübî gibi Şiî kaynaklarda bulunmamaktadır. Bu durum, Seyf Bin Ömer'in rivayetinin doğruluğu ve dolayısıyla İbn Sebe'nin tarihî şahsiyeti hakkında birtakım şüphe ve tereddütlerin doğmasına sebep olmuştur. Nitekim Tâhâ Hüseyin, Ali Hüseyin el-Verdî, Kâmil Mustafa eş-Şeybî, Ali Sâmî en-Neşşâr gibi müslüman yazarlar, Israel Friedlaender, M. Hodgson ve W. M. Watt gibi Batılı müellifler, İbn Sebe hakkındaki bilgilerin tutarsızlıklarını göstermeye çalışmışlar ve kendilerine göre probleme yeni bazı yorumlar getirmişlerdir.İbn Sebe için söylenenler ne olursa olsun, İslâm tarihinde Hz. Ali hakkında aşın fikirler ileri süren ve Sebeiyye adı ile anılan bir topluluğun veya bir fırkanın müphem de olsa var olduğu bir gerçektir. Sebeiyye'nin varlığı için "müphem" tâbiri kullanılmıştır; çünkü bu mezhebe mensup olarak Abdullah Bin Sebe, İbnü's-Sevdâ ki bu ikisi muhtemelen aynı şahıstır ve bir de meçhul bir sahâbî olan Rüşeyd el-Hecerî dışında hiçbir ismin verilmemiş olması, doğrusu şüpheye yol açmaktadır. Gerçi Ziyâd Bin Ebîh, meşhur sahâbî Hucr Bin Adrnin Sebeiyye'den olduğunu söylerse de bunun siyasî bir karalama olduğu açıktır. Bununla birlikte Sebeiyye'ye nisbet edilen görüşlerin, yaklaşık olarak hicrî 80 (699) yılında ilk defa ortaya konmuş olduğu söylenebilir. İbn Sa'd'in, Kûfe'nin ileri gelen fakihi İbrahim en-NehaFden (ö. 96/714) bahsederken, onun ne Sebeî ne de Mürciî olduğu yolundaki ifadesi, bu ismin hicrî 90'lardakullanılmakta olduğunu gösterir. Zührî de İbnü'l-Hanefiyye'nin oğlu Ebû Hâ-şim'in (ö. 98/716) Sebeiyye hadislerini toplamakta olduğunu söylerken bu hususu teyit etmiş olur. Ancak bu durumda da Sebeiyye adının gerçek bir fırkaya mı delâlet ettiği, yoksa bunun Hz. Ali hakkında aşın fikirler ileri süren, ölümünü inkâr ederek ona mehdî gözüyle bakanların bir sıfatı mı olduğu hususu meçhul kalmaktadır. Esasen Malatînin. Gâliyye'yi anlatırken Sebeiyye'yi dört ayn kola ayırarak bazılarının Keysâniyye ve Harbiyye gibi fırkalarla aynı görüşleri savunur durumda olduğunu söylemesi de bu şüpheyi teyit eder mahiyettedir.

Bütün bu açıklamaların ışığı altında, çeşitli isimlerle anılan Abdullah Bin Sebe ile Sebeiyye adının gerçek bir varlığının bulunduğu hususu oldukça şüpheli görünmektedir. Aslında söz konusu adların gerçek bir şahıstan gelmiş olması da zaruri değildir. Çünkü benzeri bir belirsizlik Keysâniyye adının ortaya çıkışında da göze çarpmaktadır. Sebeiyye, Sebe kabilesinden türemiş olabilir. Hatta takma bir isim olup perde arkasındaki hakiki isimleri unutturmuş olabilir; daha kötü ve sevimsiz kılınması için Abdullah Bin Sebe diye bir fert uydurulmuş veya bulunmuş olabilir. Bu arada, mezhebin ve ilgili isimlerin altında birtakım hakikat unsurlarının yatması da mümkündür. İbn Sebe'nin Hz. Ali tarafından cezalandırılması hikâyesi, onun aşın Şiîgörüşlere karşı çıktığını göstermek üzere, daha sonraları uydurulmuş olabilir. Esasen Şiîler'in, Sakîfe olayında olduğu gibi, sonradan ortaya çıkan birtakım iddiaları başa götürmek gibi bazı alışkanlıkları da vardır.

Son olarak, Abdullah Bin Sebe ve Sebeiyye adı, o günün siyasî ve içtimaî şartları içinde, müslüman çoğunluğunun veya siyasî ve ilmî otoritenin benimsediği görüşlerin dışında, Hz. Ali ve Ehli beyt hakkında İsrâiliyat ile süslenmiş aşırı fikirler taşıyan ve İslâm ümmetinin birliğini bozmak ve fitne çıkarmak maksadıyla bozguncu faaliyetlerde bulunan şahıs veya zümreler için bir takma ad veya kötüleyici yafta ve hatta muhalifler için kullanılan aşağılayıcı bir slogan olarak da ortaya konmuş olabilir.